|
CIWAN
15 - ALTIN VARAKLI PRENSLİĞİMİ YIKMAYA GELEN PARKALI DÜŞMAN
Okumaya başlayın!
Yazı: ALTAR BAYKAL
ÖNCEKİ BÖLÜMLER
1 - Özgürlüğü Kovalarken Vurulanlar:
Liseden mezun olduğumda, saraylı bir ailenin tek varisi olarak her şeye sahiptim... özgürlük hariç. Üniversiteye girişte iki yıllık bir bilgisayar programcılığı bölümüne yerleştim; ama dersleri boşladım, gece hayatına daldım, sevgili listem bile beni takip edemez oldu. Atılma tehlikesiyle karşılaşınca, İngiliz edebiyatı tutkusu figürünü sahneye sürdüm ve ailemi ikna ederek yeniden sınava girdim. İstanbul Üniversitesi’nde hem politik bir evren, hem de yıldırım gibi çarpılacağım bir aşk beni beklemekteydi.
2 - Androjen Model ve Kayıt İşlerindeki Yıkım: Üniversitede özgürlükle tanışırken, bir gün merdivenler arasında onu gördüm. Güzelliğiyle beni yıldırım gibi çarpmış olsa da beni fark bile etmedi. Havailikle kayıt yenilemeyi bile unutup , okuldan silinme riski ile karşılaşınca bir polis arkadaşım yardım edeceğini söyledi. Bana yardım edecek üst rütbeli sivil polis ise aşkımdı! Ağır Kürt lehçesi ve kalın ses ile konuştuğunda anladım: O bir erkekti. (Sembolik fotoğraf içerir.) 3 - Algının Çöküşü ve Bedenin Geri Dönüşü: Bir Vajinası Yoktu: Beynim onu kadın olarak dosyaladığı için büyük gerçeği bilincimde bir mezara gömdüm ve onu çaya davet ettim. Sohbet boyunca tüm etkileme taktiklerimi uyguladım ama o mesafeli zarafetini korudu. Solcu olsa da “artist” lakaplı bu androjen figür ile çayımız bitince ayrıldık. Başaramamıştım... Neyi? Kendimden sekiz yaş büyük bir erkeği etkilemeyi! 4 - Cartier Çakmakla 501’li Bir Hayalin Peşinde: Pahalı bir Cartier çakmakla yeni bir görüşmeyi garantilemeye çalıştım. Onu fakülte girişinde yakaladım, heyecanla çakmağı verdim... Tam etkilenmediğini düşünürken, polis evinde bir buluşma teklif etti! Beni davet etmekiçin bizim kata çıkmıştı! Sevinç içinde ardından baktığımda artık o, 501 giymiş, kumral saçları uzamış bir bilmeceydi. 5 - Cinsiyetin Gölgeli Alanındaki Onay ve Bakışlar: Emirgan’daki polis evinde, içki, baharın çiçekleri ve mezeler eşliğinde güzel saatler geçirdik. Gözleri kehribar, cildi bal rengiydi; güzelliğiyle bilincimi meşgul ederken açıldım ve sordum "Seni erkek olarak göremiyorum desem kızar mısın?" 6 - Bir Nüfus Kağıdı ve Heteronormatif Gerçeklerle Yüzleşme: Androjen çekimiyle kurduğum duygusal yakınlık, beklenmedik bir kimlik bilgisiyle sarsıldı. O, düşlediğim gibi androjenliğini yaşama tutkusu ile dolu bir "ilahi güzel" değil, evli-barklı, çoluklu-çocuklu sıradan bir erkekti. 7 - Androjen Aşkın Ataerkil Hiyerarşisi: Doğum belgesini de içeren cüzdanını Teşvikiye caddesinin ortasına fırlattım ama -üstün olma, denetleme, şekillendirme oyunu içinde- kendi kimliğimden kaçıyordum. 8 - Elitler Grubu Aşağılamaları Ve "Bedensel" Gerçekler: Onu arkadaş grubumla tanıştırmakla ve yüzmeye gitmekle nasıl bir hata yaptığımı ilk mayolu sahnede anladım. Sınıf farkımız ve androjenlikle ilgisiz erkek bedeni arasında sıkıştım. 9 - Artan Güzellik... Ve Arzuların Doğuşu: Grup gezmeleri bitmişti, yeni bir süreç başlamıştı. Onun, direktiflerimle giderek daha çarpıcı olması... ve benim, ona karşı arzumun inkar edilemez bir hal alması dönemi! 10 - Taksi Döşemesini Göl Eden Kanım: Hırsla doluyduk. Ne ben uzlaşmaya açıktım, ne o. Bize öğretilen düşmanlık ve öfkeden başka bir şey bilmiyorduk. Sonunda kanım aktı. Kasığımda kalan iz, dans kliplerimde hâlâ görünür. 11 - Baş Komiserler, Sorgular Ve Çok Yakındaki Aşk Yuvası: Yaralanma olayım duyulunca aile içinde kıyamet koptu, okulda da olay oldu. Ama ben sadece bir aşk yuvası bulma peşindeydim… ve bunu başardım da. 12 - Bedenindeki İzler ve Telefonun "Acı, Acı" Çaldığı Gece: Öfke ve kıskançlıkla bedenine bıraktığım izler, bir gece yarısı çalan telefona ve sadece ilişkimin değil, bütün hayatımın yönünü değiştirecek bir felakete neden oldu. 13 - "Ayırdılar Bizi": İlyada 16:5 "Sıcak göz yaşları döküyordu Patroklos, sarp bir kayadan kar suyunu nasıl akıtırsa kaynak". 14 - Ailesel Yaşayan Ölüler ve Ara Kablosunun Sert Darbeleri : Küçük bir valiz hazırlayıp acele ile evden çıktım. Caddede otobüs terminaline gitmek üzere taksi ararken fark ettim: Babam peşimden gelmekteydi. 15 - Altın Varaklı Prensliğimi Yıkmaya Gelen Parkalı Düşman : Arzunun izdihamı vardı etrafımda. Eve kabin çantam para dolu dönüyordum. İlerdeki yıllarda ise apartman temizlik işlerinde çalışacağımı, yemek alabilmek için pencerede eskici bekleyeceğimi ve açlıktan bir kez çöpten yiyeceğimi bilmiyordum. 16 - "Her aşk yeni bir yaraysa aşk korkusu bizi korur!": Neredeyse 20 sene sonra Doğu Beyazıt'a gitmek için otobüsün kalkmasını beklerken bir anons yapıldığını duydum. Onun adıydı söylenen, o garip, benzersiz adı… Demek birkaç adım ötedeydi benden. 17 - Erkekliğin Kadın Yüzü ve Yasaklanmış Ezoterik Gerçekler: Ergenlik acılarım, aşkla kendini tamamlama ve "predatorun"un biz erkeklere gömdürdüğü pozitivitemiz. 18 - Aşk, yasaklanmış yanımızın özgürlükle buluştuğu aynadır: Ve son.
Arada telgrafı gelirdi. Üvey annem, canım teyzem (üvey anneme teyze derdim), içerikte kırık dökük birkaç cümle olan telgrafı gülümseyerek getirirdi. Kimi zaman ben Van'a telefon "yazdırırdım". O zamanlar İstanbul'dan başka bir ile doğrudan telefon edilemezdi; ama "yıldırım hattı yazdırılır", 1-2 saat beklenirdi. "Normal" yazdırılırsa bağlanmazdı zaten. Birkaç kez yıldırım hattından konuştuk; ama öylesine kopukluklar oluyordu ki, buna konuşma denmezdi. Ben de sonunda aramaktan vazgeçtim. Bir süre sonra da onu unuttum. Evet, unuttum. Hayatıma daldım yeniden. Yaramazlık yapmaktan, heyecandan ve doruklarda yaşamaktan (ortalığı birbirine katmaktan) vaz geçemiyordum. İstanbul Üniversitesinden de ayrıldım. Sözde fotomodelliğe başladım. Bir ajansa kayıtlıydım, arada iş de çıkıyordu… ama mesleğim cinsellikti. Büyük paralar kazanıyordum. Bir keresinde eve -tıpkı soygun filmlerindeki gibi- bir kabin çantası (uçağa el bagajı olarak alınabilen, bavuldan küçük, büyük çanta) dolu para ile bile gelmiştim. Babam da, üvey annem de bir şekilde "elim ekmek tuttuğu için" mutlulardı. Hayatımdaki demir kapılar ardına kadar açılmıştı. (O günlerde yaşadıklarımı DANSÇI adlı kitabımda anlatıyorum.) Oysa o beni unutmamıştı. 9-10 ay kadar sonra, apansız, habersiz, beklenmedik şekilde İstanbul'a geldi. İsteksizce buluştum. Karşılaştığımız zaman ise isteksizliğim tavan yaptı; çünkü ürkütücü denecek kadar değişmişti. Benim yarattığım imajdan artık eser yoktu. Karşımda o devirlerde komünistlerin bıraktığı kalın bıyıklı, parkalı biri vardı. Tipler o kadar fazla saydaydı ki, yürürken ortalama her on adımda bir karşına bir tane çıkardı. Yaklaştı bana, sanırım niyeti sarılmaktı, ben ise onu engellemek için elimi uzattım, el sıkıştık. Önceden -tüm az konuşan haline rağmen- hiç yaşamadığımız o "sessizlikten doğan gerilim" aramıza ilk kez olarak demir perde gibi inmişti. Kırık topal, bölük pörçük şekilde konuşmayı zorla sürükledik. Sonra o da bitti. Buz gibi bir sessizlik çöktü ortaya. Sonunda "Galiba artık görüşmek istemiyorsun" diye mırıldandı. Ne desem? Hangi yalanın ardına saklansam? "Yoksun ki" diye yanıt verdim, "bitmeyip ne olacak?" Ve bombasını patlattı: "Dönmeyi düşünüyorum, ondan geldim... konuşmak için." İşte o anda bende "şafak attı". Onu artık hiç istemiyordum! İlerde ilk eşim olacak Ayda ile flört ediyordum. Kadınlarca şımartılıyordum. Bu "devrim çocuğu", altın varaklı prensliğimi yıkmaya gelen bir düşman gibi göründü gözüme. Hükümranlığımı ondan korumam gerekti. Tıpkı babam gibi düşünmeye koyulduğumu fark bile etmemiştim.
Acımasızlaştım. Uzatmak anlamsızdı. Bir an önce öğrenmeliydi. Başımı öne eğerek mırıldandım: Yüzümde pis bir gerginlik olduğunu hissediyordum. O itici ifadeyi anlatmak için aklıma gelen sözcük "katılmış"tır; kasılmış bile değil, katılmış. Aşırı isteksizliğin verdiği bir "kalıp surat". "Ekşi surat" bile bu ifade yanında hayat ve mana dolu kalır. Hiç ses çıkartmadı. Sonunda merakla ona baktım: Yüzü yine ifadesizdi. Uzaklara bakıyordu. Ama ne kadar da sıradandı! Ben bu yüze mi aşık olmuştum? Üstelik üzerinden soğan gibi, sokak gibi, adi bir koku yayılıyor gibi geldi. Bir anda gözlerini bana çevirdi. Bakışları -tam da şu beylik sözdeki gibi- "Alev-alev yanıyordu". Korktum. Onun polis olması beni her zaman tedirgin etmişti zaten, ondan ve arkadaşlarından hiçbir olumsuzluk görmesem de. Gitmeliydim buradan bir an önce. Oysa benim davranmama gerek kalmadan sırtını döndü, hiçbir şey söylemeden eskiden gözümü alamadığım salınımlı yürüyüşü ile ilerleyip uzaklaştı. Hayır, kaybetmiş ve yıkılmış bir adam gibi değildi; sakince ve güvenle yürüyordu. Bir çeşit ferahlama ile eve döndüm. Vakit yitirmeden gece için traş olup duş almak için banyoya ilerledim. Aklımdaki son düşünce oydu; ne de olsa bu gece Emlak caddesi Bakır Palas'ta önemli bir partiye katılacaktım. Orada iki müşterim hanım da olacaktı… Ne eğlence! Herkes peşimde… Hayat buydu. İlerdeki yıllarda ise apartman temizlik işlerinde çalışıp çöp toplayacağımı, açılıktan evdeki demir parçalarını biriktirip satmak için pencerede eskici bekleyeceğimi ve bir kez çöpten yiyeceğimi tahmin bile edemezdim. Benim hatam marjinallik değil, pervasızlıktı, saygısızlıktı. Yanlış anlaşılmak asla istemem; kendi olan -ya da diyorlar ya- "kendi ile barışık olan" kaçınılmaz şekilde marjinaldir; çünkü aslında parmak izi kadar farklı karakter vardır. Çizgi dışı (yani kendin) olmak yanlış bir şey değil, özgürlüğün kapısıdır. Ancak farklılık, diğerlerine saygı ile, makrokozmosun -hiç birimizin hoşuna gitmeyen- kurallarına uyum ile, kendimiz olma ayrıcalığının bedeli olarak kendimizden vererek, yani istemediğimiz şeyleri yaparak, genele olabildiğince uyumla (aşırı sivriliklerimizi bir ölçüde törpüleyerek) şahane şekilde yaşanabilir. Diğerlerinin tepkilerini anlayışlı şekilde karşılamanın yaratabileceği bir ölçüde zorlanma, herkesin pek beğendiği ama içimizdeki gerçek "ben"in hiç beğenmediği, bu yüzden öfke dolu olduğu ruh halinin yaratacağı acıdan misli ile önemsizdir. Her şeyin -hedefin değeri ile fiyatı artan- bir bedeli vardır makroda. Kendin olmanın bedeli, cesurca, gözü pekçe, yılmadan bir yandan kendini ortaya koymak; ama diğer yandan alınacak tepkileri öfkesizce, saygı ile, anlayışla (mükemmel kazanımlar için sempati içinde) karşılamaktır.
Doğru davranışlar ve sabır varsa her şey yoluna girer, farklılıklar giderek benimsenir. Çoğunluktan olanın tepki vermesinin nedeni, farklı olanın, kurulu düzene zarar vereceği, yani kişinin rahatını elinden alacağı kaygısıdır. Böyle bir tehlike olmadığını gören (ki, bu tavır ancak farklı olanda öfke değil, anlayış ve bilgi varsa sergilenebilir) ekseriyet bir süre içinde korkusunu yener… aşama-aşama yenilkleri hazmeder, yani bu yeniliğe gerçekliğinde bir yer açar. Hayat, kendini kabul ettirme savaşıyla değil; azınlık olduğunun bilincini taşıdığını ve genele saygı duyduğunu "ihsas ettirerek"; onların arasında kendi için de bir yer rica etme tutumu ile kolayca akar.
Bana öğretilmeyen ise "sadece bastıran alır, güç budur; güçlü değilsen acı çekersin" teranesinin sadece ahmakça değil, hem de çok-çok tehlikeli olduğuydu. Ama birkaç gün sonra telefon yine çaldı. Arayan yine Cıvan'dı. Ama bu kez yanımda -ilerde hanımım olacak kadın- Ayda vardı. Sesini duyar duymaz panik halinde "Yanlış numara" deyip kapattım. Ama o bir daha aradı… bir daha… bir daha...
Tıpkı eskisi gibi!
|
| Ana Sayfa | Altar Kimdir? | Kitapları | Yazıları | İletişim |
| Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal | Copyright © 2023 - |