ghg

BANGKOK'ta BİR BATAKHANE


8 - HALANIN KISITLAMALARINDA YALNIZ ÇOCUK: ERKEKLİĞİ ENGELLEYEN TERBİYE

Yazı: ALTAR BAYKAL

ENGİN ANLATIYOR

Hiç evlenmemiş, hatta flört etmemiş (edememiş değil, kendi seçimi sonucu bunları istememiş) bir hanım, Rikkat hanım (Rikkat hala) tarafından büyütülmüş biriyim. Rikkat hala, ben dört yaşındayken annem ve babam ölünce -sağ olsun- bakımımı üzerine almıştı. Ancak itiraf etmem gerekir ki bu seçimi çocuk sevgisi, ya da bana acıma duygusu ile yapmamıştı. Zor olduğunu kabul ettiğim kararın gerisinde sorumluluk ve özveriye fazlaca düşkün olması vardı.

Çocuk halimle bile en sevdiği şeyin beni yanına alarak nasıl fedakarca davrandığını anlatmak olduğunu anlamıştım. Eve sık sık gelen misafirlere bıkıp usanmadan, tek kaşı hafifçe kalkmış, nadiren gülümseyen yüzüne tebessüm kırıntıları serpiştirilmiş çehre ile sorumluluk duygusu hakkında konferanslar verir, araya öznesi benim olduğum örnekler sıkıştırmaktan geri durmazdı. İlginç olan ise hepsi kadın olan konuklarının da ellerinde minik altın varaklı telveli kahve bardakları ile bu monoloğu sıkılmadan dinlemeleri ve başlarını onaylama anlamında sallayıp durmalarıydı.

Hem söylevde, hem tutumda sevgi duygusundan hiç söz edilmediğine kimse önem vermezdi; çünkü Rikkat hala ve arkadaşlarına göre sevgi, asla itiraf edilmese de, güçsüzlere uygun ve avam bir duyguydu. Zaten büyüdükçe fark ettiğim gibi, halam ne yazık ki beni hiç sevmiyordu. Birdenbire ölsem, varlığımı aramayacağı, ya da fazla ("hiç" demeye dilim varmadı) üzülmeyeceği açıktı.

Algılarım geliştikçe bunun nedeninin erkek oluşum olduğunu giderek kavramaya koyuldum; çünkü hem kendinin, hem de kadınlardan oluşan arkadaşlarının en hoşlanmadığı şey değil, ölesiye nefret ettikleri şey erkeklikti. Her kötü şeyin nedeni onlara göre erkeklerdi. Erkekler engellenmeliydi. Aslında sanki kullanmak istedikleri sözcük "yok etmek"ti. Ama nazik ve kültürlü hanımlar oldukları için sözlerinin içeriği bu sınıra ermezdi.

İnsanları tek taraflı (suçladığın kimseye savunma hakkı vermeden) suçlamak yanlış bir şey, biliyorum, onu suçlamıyorum; sadece "bilgi paylaşımı" amacıyla söylemek istiyorum: Söz konusu inancı nedeniyle beni erkeksi denilebilecek tüm niteliklerimi yok etme mantığı ile büyüttü; bir oğlan olduğumu hem unutmak, hem unutturmak için elinden gelen her şeyi yaptı.

Bu konuda bir-iki örnek vereyim:
Yaşadığımız semtteki yaşıtım erkek çocuklarla oynamam yasaktı.
Yazları saçım kesilmez ve yeterince uzayınca arkadan bir toka ile toplanırdı.
Pijamalarım kız pijamalarıydı.
Her zaman iki dizim sıkıca birbirine yapışık şekilde oturmam şarttı.
En küçük hatam erkek olmama bağlanır ve hemen "Erkekler zararlı varlıklardır, dünyadaki her kötülüğün atasıdırlar" cümlesi ile başlayan uzun ve erkeklerin kötülüklerinin detaylı şekilde anlatıldığı azar süreçleri başlardı. Eğer hatam büyükse bacak arama hafifçe tokat attığı da olurdu.

Sekiz yaşına geldiğimde evdeki küçük hizmetçi olmaya başladım. Kendisi tarafından dikilmiş fırfırlı -neredeyse elbise boyutlarında- bir önlüğü de giymek zorundaydım.

Ancak hakkını yemek hiç istemem: Bana sadece hayatın bir kanunlar/kurallar rejimi, asık suratın ciddiyet ve değer, gülmenin ucuzluk ve adilik olduğunu ezberletmekle kalmadı; diğer yandan edebiyat ve özellikle sanat sevgisi aşıladı. Kendisi zaten bir lisede resim-iş hocasıydı. Dansla hiçbir yakınlığı olmasa da, belki de erkek karakterimi "yumuşatmak" amacıyla altı yaşımda bale eğitimine başlattı. Ayrıca hem resim yapmayı, hem de bildiği kadar piyano çalmayı öğretti. Sürekli vitamin olduğunu söylediği haplar yutturarak sıhhatli olmamı sağladı. Kitap sevgimi de onunla kazandım. Yaşadığım evde oyun oynamak çok ayıp bir şey olarak görülse de, kitap okumak kutsaldı. Önceden verdiği eğitim nedeni ile ilkokul 1. sınıfta okumayı çabuk öğrendim; çok da sevdim. Ama ergenliğime dek elime alabildiğim yegâne kitaplar, masal kitapları ya da çizgi romanlar yerine Degas ve Eserleri, Ünlü Besteciler, Origami Tekniği, Çin Düğüm Sanatı, Görgülü Olmak ve benzeri kitaplardı.

İlkokulda, hiç arkadaşım olmadı. Özellikle hemcinsim çocuklarla iletişim kuramadım. Sanırım yetiştirme tarzım nedeni ile onlara hiç benzemediğimi fark etmem kendimi korkuya benzer bir çekingenlikle geri çekmeme neden oldu. Olağan "oğlan çocuğu" davranışları bana ürkütücü geliyordu. Ders aralarında heyecan ile futbol oynayan yaşıtlarıma bakıp sert şekilde insanın üzerine gelen toptan nasıl bir zevk aldıklarını anlayamazdım. Bana öğretilen tertip ve düzen alışkanlıklarım, onların rahat hallerini bana rahatsız edici, hatta zarar verici gösteriyordu. Sonunda hem eleştirilmek istememem, hem de bana hiç benzemeyen bu yabancılardan bir ölçüde korkumdan kabuğuma çekildim. Yıllarca "okulun yalnız çocuğu" olarak yaşadım.

Bu dışlanmadan çok "kendi seçimimle dışta kalma" ortamı okul dışındaki yaşamımda büyük ölçüde değişirdi.

Çocukken sokaktaki insanlar genelde "Ay ne güzel şey", "Kırk bir kere maşallah" gibi sözlerle beni överler, ama genelde bu hayranlık gösterisi ardından -üzerimde okul üniformam yoksa- "A! Biz kız sandık" benzeri şaşkınlık nidaları atarlardı. Hayranlıklara da, arkadan gelen tepkilere de aldırmazdım… çünkü bir anlam veremez, hakiki anlamlarını ve işaret ettikleri gerçekleri tartıp ölçemezdim.

Halamın arkadaşları geldiklerinde ise onların yanında, onlarla birlikte -bitmiş halleri yağlı boya tabloya benzer bir görünüm kazanan- kanaviçede tablolar işlemem (işlemek mecburiyetinde olduğum desem daha doğru), çay servisi yapmam, kirli tabakları toplayıp hemen bulaşık makinesine yerleştirmem gibi bana olağan gelen davranışlarım çok beğenilirdi.

Ortaokula geçtiğimde okulda hala bir başımaydım.

Yalnızlığımı evde ayrı bir oda olan kütüphaneden çıkmamakla gidermeye koyuldum. Böylece kanaviçe işleme görevinden kurtuluyordum. Pardaillanlar ile başlayan maceram, Hüseyin Rahmi'nin tüm eserlerine ilerledi ve Aziz Nesin'e; liseye geçtiğimde Felsefe Tarihi, Düşünce Tarihi, Felsefe Ansiklopedisi ve İtiraflar'a vardı. Halam bana Ve Böyle Buyurdu Zerdüst veya Kıyısız Bir Gerçekçilik benzeri kitapları verdiğinde ise onları aralarına sıkıştırdığım cinsellik bilgisi kitaplarının şömizleri gibi kullanmaya başladım. Artık elime giderek uyanmakta olan cinselliğimi yaşamak adına kitaplar alıyordum. Ama bulabildiklerim heyecan verici hikayeler değil, ansiklopedilerdi. Bunları o kadar çok okudum ki, belki de akademik bir sınava katılsam, o genç yaşımda bile derece alabilirdim.

Yaşım ilerledikçe, belki de sürekli bir şeyler okuduğum için zekam, algılama ve yorumlama yeteneğim de gelişti. Bu yüzden sadece karakter değil, görüntü açısından da olağandan farklı olduğumun bilincine varmaya başladım. Akranlarım ile aramdaki -çocukken bile görebildiğim- karakter farkının nedenini terbiyeli olmama bağlamam kolaydı. Ancak aşama-aşama görsel açıdan da inkar edilmez farklılıklar taşıdığım hakkında kuşkular duyuyordum.

Bu kuşku orta son sınıfta çekilen grup resmini okulun yıllığında gördüğümde (yani kendimi ilk kez diğer erkek arkadaşlarımla tarafsız bir eşitlik içindeki sunumda karşılaştırma fırsatı bulduğumda) tavan yaptı.

Ben onlara benzemiyordum. Ben resimde dikkati çekecek kadar bambaşkaydım.

Söz ettiğim bambaşkalığın ise bir nedeni vardı: Ben kıza benziyordum.


Ana Sayfa    |    Altar Kimdir?    |    Kitapları    |    Yazıları    |    İletişim


Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal    |    Copyright © 2023 -