|
BANGKOK'ta BİR BATAKHANE
24 - DANSIN ÇIPLAK GERÇEĞİ: UTANÇ, ÖZGÜRLÜK VE ERKEK SEYİRCİNİN BEKLENTİSİ ARASINDA
Yazı: ALTAR BAYKAL ENGİN ANLATIYOR Sonraki günleri kısaca özetleyeyim. Trans dansçıların çoğu Avrupalıydı. Son derece pozitif ve eğlenceli kişilerdi; hetero hemcinslerinden bambaşka karakterdeydiler. Eşcinsellere neşeli anlamındaki "gay" sözcüğünü layık gören çok doğru bir iş yapmıştı. Bu niteleme ise hetero erkeklerin ne kadar "abus" olduğunu haykırdığı için basbayağı bir aşağılamaydı belki de. Üstelik çoğu gerçekten eğitimli dansçılardı; yani alaylı değil, mektepliydiler. Rus'ların ise güçlü bir klasik eğitimden geldikleri besbelliydi. Özellikle "Kedi Dansı" yapan bir sanatçı sahne alınca şovunu gözlerimi ondan ayıramadan biraz kıskançlık, bolca hayranlıkta izlerdim. Striptizci olma nedenleri ise başka iş bulamamaları değil, dans ve özgürlüğü birlikte yaşama arzularıydı. Hem kendileri olarak, hem de kuralsızca, istedikleri gibi dans etmek tutkusu ile doluydular. Birlikte sık sık dans hakkında konuşurduk. Hepimiz Isadora Duncan hayranıydık. Ortak görüşümüz dansın özgürleşmesi yönünde olsa da içimizde silinmez bir klasik bale sevgisi vardı. İlk şovumda delice heyecanlı olduğumu söylememe gerek yok. Beni neredeyse felç eden ruh halinin nedeni ise sahneye çıkmak değildi tabidir ki… buna alışkındım. Ama bu kez herkesten sakladığım kadınsı gövdemi, özellikle de göğüslerimi ve de kalçalarımı -incecik ipleri ile sadece cinsel organımı saklayan bir tanga ile- sergiliyordum. Kararlılığımla güçlenen iradem yanımdaydı, destekti. Yine de tutuktum... hatta berbattım. Utanç… Bir eylem sonucu değil, cinsel ortamda, görsellikle ilgili şekilde duymamız öğretilen utanç, bence insanoğlunun başına yok yere sarılan en büyük dertti. Utanç cinsellikte subjektif açıdan arzuları, rahatsızlıkları dile getirmeye, kendini ifadeye engeldi. Objektif açıdan ise yani hicap diye öğretilen tavır, giderek kişinin bedenini yasak olarak görüp kabul etmekte zorlanmasına; dans, sanat, spor gibi alanlarda geri durmasına; tiyatro, dans, moda gibi alanların kısıtlanmasına; cinselliğin incelikle ve rafine bir eksene geçmesine mani olmaktaydı. Ben de beynimdeki yönetici utanç programlarının esiri olarak dans etmedim, kambur bir zavallı gibi bazı hareketler yaptım. İrade gücüm, beni çıplak sahneye çıkarmakla tükenmişti. Dans etmeye enerjim kalmamıştı. Sahneden inip sahne gerisine girdiğimde Suda yanımda belirdi. Biraz abla, biraz patron, biraz arkadaş, hatta biraz anne figürünün karışımı şekilde bana destek oldu; "İlk deneyim sonrası psikozu" uzmanı gibiydi. Yaralı yerimi sezdi ve belki inanarak, belki de yarama pansuman amacıyla vücudumun çok güzel olduğunu söylemeye koyuldu. İddiasına göre belli kalıpların esiri olarak baktığım için kendimi beğenmiyordum. "Adaleli olmana gerek yok" dedi, "hatların çok düzgün. Bacakların, son yıllarda gördüğüm en güzel bacaklar. Küçük göğüslerin tahrik edici. Popon dümdüz değil. Bu adalesiz bedenin bile "taş gibi" duruyor. Sen adaleli olsan bu güzel bedenin güzelliği heba olur." Sözleri doğru olabilir miydi? Bana boş teselliler gibi gelmedi. Gevşediğimi anlayınca son vurucu sözlerini etti ve dedi ki, "Çirkin olmayı geç, buraya çirkin kimse giremez, tahrik edici olmasan seni bu paraya işe almazdım." Cümlesindeki sert gerçekçi içerik, aslında insanı ikna eden bir övgü de taşımaktaydı. Ancak bir ölçüde yanılmıştı; çünkü ne ben, ne de dansım erkek izleyicilerin ilgisini çekmedi! Sanırım performansım bu ortam için fazla sanatsaldı. Figürlerimden müziğe, sergilediğim hiçbir şey onları uyarmıyordu. Bedenimin güzel olduğunu bazı dansçılar da söyleseler de, tahrik edici bir dans yapmadığım için bana gösterilen ilgi düşüktü. Yavaş yavaş hemcinslerimi tanıyordum. Atak, dominant, belirleyici rolde olan çağdaş erkek bu -sözde- güçlü konumuna karşın gizliden gizliye uyarılmaya (yani aslında istenmeye, seçilmeye) gerek duyuyordu. Uyarıcı dansları "kendinin yeğlendiği, seçildiği" şeklinde yorumladığı için heyecanlanıyordu. Özetle dansta bekleneni veremedim. Tarzım erotik değildi. Ben hissederek dans ediyordum… bu da erkeklerin ilgisini çekmiyordu. Çağdaş erkek çıplaklığa toktu. Şovda davet, hatta kışkırtılma bekliyordu. Onları kışkırtma ise bir ölçüde adilik diyebileceğim tutumlarla, ya da -sonradan boyun eğeceği baştan belli olan- bir meydan okumayla mümkündü. Benimse bunları yapmama imkan yoktu. Denemedim değil, denedim; ama yapmaya çalıştığımda yine ilgi çekmedim; bilakis özenti ve gülünç oldum. Ben durumdan hoşnutsuz değildim… Suda da öyle… Onun bana verdiği "Ortama farklı bir boyut katma" görevini layığı ile yerine getiriyordum. Beni bunun için istemişti. Sonuç ona yetiyordu. Kabullenmesinden cesaret alarak müziklerimi değiştirdim. Shooting ya da antik sinister Egyptian parçalarla dans etmeye başladım. Erkeklerin ilgisi daha da düştü… kadınların beğenisi ise artmakla kalmadı… az da olsa artık hayranlarım (yani kulübe benim için gelen) birkaç kadın izleyicim de oldu.
Diğer dansçılar gibi bana da -giyinip soyunacağım, şov aralarında dinleneceğim-bir oda verilmişti. Sade bir odaydı bu. Bir ayna, bir komodin benzeri eşya ve -burada kimsenin uyumayacağı varsayıldığı için örtüsü bulunmayan- bir yataktan ibaretti. Makyaj yapmadığım için komodinin üzeri boş kaldı. Uzunca bir süre yatak da… Oysa tabidir ki sonunda bir istekli çıktı; bundan kaçınmak imkansızdı.
|
| Ana Sayfa | Altar Kimdir? | Kitapları | Yazıları | İletişim |
| Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal | Copyright © 2023 - |