ghg

BANGKOK'ta BİR BATAKHANE


23 - YAŞAMAK İÇİN YANLIŞ DENİLENİ SEÇMEK, GÜVENCENİN ZİNCİRLERİNE BAŞKALDIRIDIR

Yazı: ALTAR BAYKAL

ENGİN ANLATIYOR

Kadın gibi algılanmak ya da kadın olmaya itilmek içimde öylesine bir yaraydı ki, karşı çıkmadan duramadım; bir trans olarak ya da kadın şeklinde dans etmek asla yapabileceğim bir şey değildi.

Hem de her ne pahasına olursa olsun.

"Yanılıyorsunuz" diye konuştum, "Ben transseksüel değilim. Cinsiyet değiştirmek gibi en küçük bir isteğim yok. Ben erkek olmaktan çok mutluyum. Ben de zamanınızı almayayım: Kadın kılığına girmem mümkün değil."
Suda ise elinin sabırsız bir hareketi ile sözümü kesti:
- Tabii ki yok, biliyorum. Senden böyle bir isteğim de yok. İsteğim, olduğun gibi, yani kendin olarak dans etmen.
İçimdeki kuşku bulutları dağılmamıştı.
- Nasıl olduğum gibi?
- Kadına benzemek için bir şey yapmanı istemiyorum. Makyaj, takılar, kadın kıyafeti giymek filan. O tarz dansçım bol. Sana çık sahneye şu andaki halinle dans et diyorum. Ama burası bir pavyon. Çıplaklık şart.
Bir kuşkudan diğerine geçmiştim.
- Ne kadar çıplak?
- Kanunlar tamamen çıplaklığı yasaklıyor. O yüzden string-tanga sınırında.

Bale ortamından geldiğim için bu istek bana hiç ters gelmedi. Resitallerde giydiğimiz suspansuvarlar, yani jockstrap'ler bir çeşit tangaydı. Birkaç kez rol gereği bu tangayı incecik çoraplarla zaten giymiştim.
"Olabilir" diye yanıt verdim. "Benim için sorun değil. Peki koreografiyi yapmama imkan var mı?"
- Var. Hatta bu çok da iyi olur. Tamam, önemli olan çıplaklık ve uyarıcılık. Baletmişsin galiba. Seni ortama sanat katman için istiyorum. Hatta açık olayım, kalite katman için…
Sanırım bu bir övgü idi. Mutlu oldum tabi ki.
- Görevim sadece bu kadar mı olacak?
Gözlerini benden kaçırdı ama dürüsttü, lafı dolandırmadı, tuzak kurmadı, alıştırma süreci uygulamadı. "Hayır" diye yanıtladı, "müşterilerden arzu eden olursa onlarla bir saat geçirmen de gerek."

Biliyordum böyle olacağını. Dans etmek, böyle yerlerde asla yeterli değildi.

Kötü bir ümitsizlik içime dolmaya başlamıştı ki, Celal'in sesi yine zihnimde sanki yankılandı: Fiyat sor. Pazarlık et. Sonra karar ver.
Ben de sordum:
- Dans için ne kadar ödeme alacağım?
- Gece başı 40 dolar.
Tanrım! Otel gecelik 20 dolardı. Lüks restoranda 40 dolara yemek mümkündü. Rikkat halanın öğrettiği tutumlu karakterimle bir ayda zengin olurdum ben böylece. Belki yeniden bale derslerine dönerdim!
- Diğer iş için?
- Her seferinde 50 dolar.
Bu şahane bir teklifti! Ama oyunu kuralına göre oynamaya çabalıyordum.

Düşünüyor gibi yaptım.
- Kararsız gibisin?
Ses çıkarmadım. Böylece Suda konuşmayı sürdürdü. "Pekala" dedi, "60 dolar, artı dans için günde 40 dolar… ama 1 satang fazla olmaz." Bir süre sustu, sonra sanki biraz heyecanlı, biraz tehditkar, biraz da öfkeli gibi ekledi:
- Bu kulüpte şimdiye dek kimse bu parayı almadı.

Ona inandım. İçtendi. Ve anlamıştım: Beni tipim yüzünden istiyordu. Çaba sonucu kadın gibi görünen erkeklerin arasında, hiçbir çaba göstermeden kadın gibi olan bir erkek… Varlığım ortama farklı bir nefes katacaktı. O anda dayatsam fiyatı yükseltebileceğimi hissettim. Ama bunu yapmadım. Ödediği para yüzünden mutsuz olan patronla çalışmaktan çok, az para ile ama mutlu bir patronla çalışmak hayatı güzelleştirebilirdi. Benim de ilk isteğim olumlu bir çalışma ortamıydı. Para ikincildi.

Bu yüzden yapıcı bir enerji içinde açık olmaya karar verdim ve kafamdaki son kuşkuyu paylaştım.
- Apaçık konuşacağım, müşterilerin erkek olacağını varsayıyorum, ama ben gay değilim. Erkekler beni heyecanlandıramaz. Onları mutlu edemem. Bilmem ne demek istediğimi anlatabildim mi?

Suda'nın yüzüne ciddi bir ifade geldi ve "Doğru" diye başladı, "müşteriler erkek, ama kırılma, tipin yüzünden senin bir şey yapmana gerek olmayacak. Sen pasif olacaksın yani.

Bekliyordum bu sözleri.

Rikkat hala ile kütüphaneye kapanmaktan başka seçeneğimin olmadığı yıllarda İngilizce bir kitapta okuduğum şu cümle aklıma geldi "A leopard can never change its spots." Görüntünün var ettiği şartlardan ve sonuçlardan kaçmak mümkün değildi.

O anda hissettiklerimi nasıl anlatabilirim?

Hayır; "yıkıldım" diyemem. "İçime büyük bir acı çöktü" de… Yaşadığım his, beklenmedik şekilde üzerimden büyük bir yük kalkması gibiydi. Sanki bir kapı açılmış, beni kaçınılmaz kadere ilerletmiş, o kapı gerisindeki yere sonunda girdiğim için sırtımdaki "ya olursa ne yaparım" korku ve endişesi dışarda kalmıştı.

"Düşme, cesareti beraberinde getirir" derler. Olan olmuştu ve korku artık beni tehdit edemeyecekti.

Geçmişim ise sanki giderek batmakta olan bir gemiydi. O gemi beni geriye, yurduma, 18 yıldır yaşadığım hayata götürecek tek araçtı. Ondan indiğimde hiç bilmediğim bir adada yapayalnız kalmıştım. Gemi ise batmaktaydı ama batma nedeni "gemileri yakmak" sözünde değinildiği gibi, gemiyi benim batırmamdı. Artık dönüş yoktu.

Harold Robbins’in “79 Park Avenue” adlı kitabı bir fahişe hakkındaydı. Kız bu kaderden ne kadar kaçsa da, sonunda olaylara yeniliyor ve şunu diyordu. "Some girls are born to be secretaries, some to be wives, some to be mothers… I was born to be a whore." Burada vurgulanan kaderden çok toplumsal algıların ve bu algılara biçilen rollerin kaçınılmazlığıydı; çünkü Marja erkeklerin cinsel duygularını garip şekilde uyaran bir fizikteydi. Suda yapmam gereken işi apaçık dile getirdiğinde Marja'ya hak verdim.

Bildiğim tek şey Rikkat halanın yanında sürmeye zorlandığım yaşam modelinin ve bu kültürün verdiği güvencenin ruhsal yapıma, kişiliğime ve kendime güvenime bir erkek fahişe olmaktan daha zarar vereceği idi. Özgürken, tehlike içinde olsam da, bildiğim gibi savaşma imkanım vardı. Savaşmak, yaşamaktı. Güvence denilen ortamda ise eller ve kollar, güvenceyi veren tarafından bağlı olduğu için kişiye uygun olmayan beklentiler ve gereklilikler karşı konulamaz darbeler atıyorlardır.

Güvencedeyken size uygun olmayandan koruma şansız yoktu.

Düşünmeden tehlike ve savaşmayı seçtim.


Ana Sayfa    |    Altar Kimdir?    |    Kitapları    |    Yazıları    |    İletişim


Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal    |    Copyright © 2023 -