ghg

BANGKOK'ta BİR BATAKHANE


22 - KORKUNUN KAPISINDAN İÇERİ: UCUBELİĞİ KABULLENMEK, ERDEMİ YENİDEN TANIMLAMAK

Yazı: ALTAR BAYKAL

ENGİN ANLATIYOR

Kasem'in verdiği adresteki kulübe geldiğimde kapısında Sexy Freak Show yazan neonu görünce Celal ile geçen aylarda (ve de lise son sınıfta) silip attığımı sandığım "Bana hormon verildi, ben kadınlaştırıldım, ben anormalim, ben bir ucubeyim, saklanmam gerek" korkularım bir anda yıldırım çarpmış gibi şarj olup canlandılar ve eskisi gibi beni ruhen çökertmeye başladılar.

Ama artık birkaç ay öncesinin sinmiş zavallısı değil, bir savaşçıydım… yaşama savaşçısıydım. Celal'in canlı ve hayat-sever kimliğini izleyerek öğrendiklerim ve Rikkat hala sayesinde okuduğum kitaplarla edindiğim felsefi ve entelektüel bakış açım beni vesveseden ve saçmalıktan koruyan silahlarımdı.

Hemen beynime hakim oldum. Ucubeysem de ucubeydim. Kimse beni Rikkat halanın yanındaki hayata döndüremeyecekti bir daha… ucubelik bile. Yaşamın o şen akışına katılma şansım ucube olmama bağlıysa… bunu da aslanlar gibi kabul edecek… aldırmayacaktım.

Öğrenmiştim: Aldırmamak, ama hiçbir şeyi umursamamak değil, kişiye ve çevresine somut zararlar vermese de yanlış olduğu empoze edilip duran şeylere aldırmamak, bir çeşit erdemdi. Erdemler sanıldığı gibi cendereler değil, insanları daha mutlu hayatlara yönlendiren yön tabelalarıydılar aslında. Safsataya aldırmamak, diğerlerinin anlamsız, mesnetsiz, ezbercilikle dolu yargılarına takılmamak sadece özgürlük anlamına gelmemekte; dahası, öfke ve kırgınlıkların, hatta acıların bizleri olumsuz düşünce ve hislere sürüklemesine engel olmaktaydı. Böylesi gereksiz enerji kaybı engellenince, yapıcı ve geliştirici projelere daha fazla güç ve istekle girişmek mümkündü.

Aniden dikleştim. Ruhumdaki sarsıntıyı sıfırladım. Saçma korkularla kendimi pasivize edeceğime çevreyi alıcı göz ile incelemeye koyuldum.

Kesin olan bir şey varsa o da bu semtin lüks, hatta elit, en azından ortalama bile sayılamayacağıydı. Çevre işyeri odaklıydı; ama araya kulüplerin sıkıştığı sönük neonlardan fark ediliyordu. Burnumu yakan yoğun baharat ve kızarmış yağ kokusunun kaynağı mangalda tavuk şiş satan satıcılardı. Kulaklarım ise motorlu tuk-tukların gürültüsü ve uzaktan gelen Tay pop müziği ile dolmuştu. Kalmakta olduğum otelin canlılığından farklı bir hareketlilik vardı burada. Sanki sokak "Bu semt gecelerin mekanıdır, gündüzler ise maske takmaktadır" demekteydi.

Kulübün siyaha boyalı kapısı ise lunaparklardaki korku tünellerini andırıyordu. Hani itince açılan, içeri girdiğinizde sizi bir anda çevrenin neşeli kalabalığından ayırıverip, kapkaranlık ve tekinsiz bir ortama sokan… Kapıdaki neon, içerde "freak show" olduğunu cesurca itiraf etmişti zaten. Kapı yanındaki neredeyse girişi kapatan boş bira kasaları bana "burası normal bir yer" duygusunu vererek cesaretlendirse de, kafamdaki tedirginliği fazla da azaltamamıştı. Ucube olmayı kabul etmek başka, tehlikeli bir yere girmek başka şeydi.

Acaba içeri girmesem mi?

Siam'da rahatım fena sayılmazdı.

Ama bu adres bana dans etme şansı vermekteydi.

Hem Kasem beni neden tehlikeli bir ortama yollasındı ki?

Aklıma sevgili arkadaşımın şu sözü geldi "Korkuyla yaşayan ne ilerler, ne yaşar; risk almayan yerinde sayar.” Sevgili Celal… bu cümleyi ne kadar sık tekrar ederdi. Bir anda onu yanımda hissetti. Sanki kulağıma o neşeli şakacı sesi ile "Gir içeri allsen kanka yaaaa…" diyor gibi geldi. Ben de içimdeki son olumsuz hislere direndim ve siyah kapıyı iterek mekana girdim.

Ama o ne? İçerisi, tahmin ettiğim gibi bir yer hiç değildi. Tabidir ki Celal ile yaşadığım son aylarda tanıdığım lüks ortamlarla ilgisi yoktu, ortalamaydı. Yine de ne Lotüs gibi pespaye bir yer, ne de çalışmakta olduğum Siam gibi minik, karanlık ve gizliydi. Otuz kadar küçük masayı içeren genişçe, aydınlık bir salondu burası. Sahne ise diğer kulüplerde olduğu gibi masaların ortasındaki boş alan veya salon dibindeki duvara dayalı bir küçük platform değil, basbayağı -kabaca bir metre- yüksekliğinde, bir de açılıp kapanan perdesi bile olan sahneydi. Yani mekan pavyon değil, tiyatro mantığı ile inşa edilmişti. Salonun sağ gerisinde ise bir koridor içerilere doğru uzanıp gidiyordu.

Yerleri silmekte olan yaşlı bir kadına -İngilizce bilmediğini tahmin ettiğim için- sadece Kasem'in bana verdiği kağıtta yazılı ad olan Suda'yı soru soran bir tavırla tekrarladım. Kadın ise hiç şaşmadan "Khun Suda" diye seslenince ilerdeki koridordan uzun boylu bir kadın gecikmeden görünüverdi. Beklendiğim belliydi. Yanıma yaklaştığında dostça gülümseyerek "Welcome" dedikten sonra samimi bir şekilde elini uzattı. Tokalaşma sırasında beni ölçüp tarttı ve sanırım gördüğünden hoşlandı… ki, konuşmaya devam etti.
- Let's slide in, link up, talk it out."
Birlikte ilerdeki koridora doğru ilerledik.

Yapma güllerle süslü (ve hayli adi) bir arkın altından girdiğimiz uzun koridor turuncu renklerle dekore edilmiş, sıcak atmosferli bir yerdi ve tam olarak otel koridoruna benziyordu… çünkü iki tarafta kapılar vardı. Bir koridorda bu kadar çok sayıda kapının yer almasının ise iki anlamı olabilirdi. Burası ya bir oteldi, ya da… Yeniden canım sıkılır gibi olsa da direncimi elimden bırakmadım. Her ne pahasına olursa olsun yaşamaya, bu yüzden önüme çıkan seçenekleri dikkatlice olsa da denemeye kararlıydım. Zaten Celal sağ olsa o da "Önce bir anla-dinle, canını sonra sık kanka" derdi.

Koridorun sonundaki kapının gerisindeki oda aynı Kasem'in bürosu gibiydi. Bir yazıhane, önünde koltuklar… Buranın farkı ise duvarda asılı yarı çıplak artistlerin çerçeveli fotoğrafları ve bir köşedeki bardı. Suda masasının başına geçince eli ile oturmamı işaret etti ve fazla uzatmamaya kararlı şekilde konuşmaya koyuldu.
- Kasem seni çok övdü. Hem dansını, hem seni. Dansını bilmiyorum, seyretmedim ama görüntün hakkında yanılmamış.
Kibarca "Teşekkür ederim" diye yanıtladım. Bir kez daha kadına benzerliğim yüzüme vurulmuştu.
- Fazla vaktini almayacağım ve hemen konuya gireceğim. Buranın sahibiyim. Kulübüm ladyboyların ve trans kadınların sahne aldığı bir yer. Senin de burada dans etmeni istiyorum.

Bu sözler bana aynı anda hem bir rahatlama, hem de bir stres yaşattı. Kulüp girişindeki neonda yazan "ucube" lafı demek ki dikkat çekmek amaçlı bir abartıydı. Gerçek ucubeler, örneğin sakallı kadınlar, iskelet gibi erkekler yoktu programda.

Ama artistler translardı.


Ana Sayfa    |    Altar Kimdir?    |    Kitapları    |    Yazıları    |    İletişim


Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal    |    Copyright © 2023 -