ghg

BANGKOK'ta BİR BATAKHANE


19 - KÜLTÜREL TUTSAKLIKLARIN ÖLÜMLE KIRILAN KİLİTLERİ VE YAŞAM

Yazı: ALTAR BAYKAL

ENGİN ANLATIYOR

Celal o gece otele gelmediğinde önce Nok adlı kons ile çok iyi anlaştıkları için kızdan ayrılamadığını düşündüm. Öğleye kadar gelmeyince telefonla aradım. Telefonu kapalıydı. Genelde özel durumlarda kapattığı için pek şaşırmadım ama akşam olduğu halde görünmeyince endişelenmeye başladım ve saat 9a doğru otel yöneticisine durumu haber verdim. Görevli, birkaç telefon sonrası arkadaşımın hastanede olduğunu söyledi. Muhakkak bir kaza olmuştu. Acele ile hastaneye gittim. Ama yanına girmedim; çünkü sevgili arkadaşım çok nadir görülen bir enfeksiyon olan Meningokok (Meningoksemik sepsis) kapmıştı.

Sabaha dek hastanenin bekleme odasında oturdum. Sonunda bir koltukta uyuyakaldım… ve birinin dürtmesi ile uyandım. Gelen hastabakıcıydı ve kötü bir haberi vardı.

Uzatmayacağım.

Yabancı bir ülkede, cebimde birkaç kuruş ile ortada kalmıştım. Otele sarhoş gibi döndüm. Aslında nasıl döndüğümü hiç hatırlamıyorum. Kendi halimin kritiklik katsayısının verdiği dehşetli uyuşma, arkadaşım için üzülme duygularımı bile yok etmişti.

Bütün gece uyumadım lafını hep duymuşumdur, ama öylesine dinlemişimdir. Gerçekten de -önceki gece de uyuyamadığım halde- sabaha karşı beşe dek hiç uyuyamadım. Hislerim donmuştu, ama beynim deliler gibi çalışıyordu. Sürekli düşünüyordum. Ülkeye dönecek param vardı. Ama sorun o değildi. Sorun, dönmek istemememdi.

Ertesi gün Celal'in babası iki adamı ile geldi. Eşyalarını toplayıp otelden ayrıldılar. Ne hatırımı, ne bir ihtiyacım olup olmadığını, hatta ne de ne olup bittiğini sordular. Acılarına saygı duydum. Biricik evlatlarını apansız yitirmişlerdi. Oysa onları teselli etmek isterdim. Acımı yaşayabilmek, bu uyuşukluktan çıkmak isterdim. Olan biteni -tabidir ki arkadaşımı ele vermeden- anlatabilirdim. Sormadılar. Beni küçük çaplı bir düşman olarak algılamaktaydılar sanırım.

Onlar gittikten sonra kelimelerle ifade edilmeyecek kadar kötü bir psikolojiye gömüldüm. Bir gün boyunca sadece yattım… uyudum… uyanıp ağladım. Ama iyi olan şuydu ki, duygularım geri geliyordu. Artık kendim kadar, o hayat dolu dostum için de ağlıyordum.

Ağlama -krizim diyeyim- son bulunca yeniden düşünmeye başladım. Hiç sevemediğim İstanbul'u düşündüm. Ardından Rikkat halanın evindeki tutsaklıkları, yani kuralları… döndüğümde kesinlikle hiç yeteneğimin olmadığı, belki alay edileceğim, belki beceriksizliğim yüzünden işverenime zarar vereceğim, bu yüzden kovulacağım sıradan bir işe gireceğimi… Bir işte tutunamayınca yeniden iş işleyeceğimi ve ev işi yapacağımı… Bir gün daha… bir gün daha… Böylece yavaş yavaş -tıpkı önceki gibi- ama daha fazla "içime kapanmak" denen o uçsuz dehlize düşeceğimi…

Bu kez acılar azaldıkça, düşünceler arttıkça, panik diyebileceğim bir duygu her yanımı sardı.

Peki, ya burada kalmak?

Bir diğer olasılıktı bu.

Siam Nights a geri dönmek.

Erkek oldukları için -film yıldızı gibi görünseler de- bana inanılmaz itici gelen kimlikler tarafından taciz edilmek…

Ve para kazanmak.

Yani yeniden disko denen o bana göre mabetlerden birine gitmek. Dans etmek…

İstanbul'da da diskolar vardı; ama yaygın kültür tarafından "yaşayan ölü" olmam için hazırlanmış kafesler de vardı. Dönersem kaçmam, ya da bir diskoya ulaşmam imkansızdı; çünkü kafesler mahpushane değil, insanların sığınma yeriydi. Dışarıda tehlike olduğu için insanlar kafeslere kendi istekleri ile giriyorlardı. Çok zengin olsam, kafese sığınmak zorunda olmasam bile burada tattığım farklı ortamı İstanbul'da bulamayacağımı biliyordum. Burada "yaşamak" vardı. Ülkemin kuralları olmadan yaşamak, yaşamak demekti; çünkü yaşamanın yolu bazı sınırların olmaması ile ilgili idi.

Sınırlar, hem kültürel, hem psikolojik ürkütücü ama aslında yalan olan senaryolara maruz kalındığı için beyinlerde de var olmuştu. Bu yüzden kendi cinsin ile seks düşündüğünde içinde uyanan "infial"in aslında hiçbir nedeni, mantığı yoktu. Kafese girmemek için bu ülkede kalırsam beyindeki sınırları aşmak için ise elime silah almak, can yakmak, birilerinin canımı yakması, bir şekilde tehlikelere atılmak, reelde kötü şartlara gömülmek gibi gereklilikler yoktu. Yapmam gereken sadece denileni yapacak cesaretti. Oysa bu cesaret ülkemde hiçbir işe yaramadığı gibi, tehlike bile yaratabiliyordu.

Düşündüm-düşündüm… Sonuçta öldüm ve yeniden yaşamayı seçtim.

Gereken bedeli ödeyecek, beynimdeki kilitleri kıracaktım. Celal, sevgili arkadaşım, ölümüyle bana bir kez daha destek olmuştu.

Ertesi gece Siam'a doğru yola çıktım. Kasem ile ciddi bir konuşma yapma, şartlarını kabul etme, ama karşılığını da istemeyi planlamıştım. Müşterilerin bana gösterdikleri ilgi nedeni ile kabul edeceğini biliyordum.

Tahmin ettiğim gibi barda sevinçle karşılandım. Asık yüzlü garson bile artık bana mesafeli değildi. Dönüşüm, bir sınavı geçmek demekti onlar için. Artık ukala ve tutucu Türk değildim. Kabul edilmiştim. Aslında kesinlikle ukala ve tutucu olmasam da, bu ortamlarda bazı şeylere izin vermemem beni böyle bir kategoriye koymalarına neden oluyordu. Bu dünyanın kuralları ve doğruları başkaydı.

Kilitleri kırıp özgürce yaşamaya başladığınızda şartların o kadar da zor olmadığını anlıyordunuz. Hatta bu hayat bana göre bir bankada veya devlet dairesinde memur olmaktan, bedenen çalışan bir işçi olmaktan, bir bilgisayar başında ekrana bakarak saatler geçiren bir elemen olmaktan, hatta büyük satış sorumlulukları üstlenmiş bir beyaz yakalı yönetici olmaktan çok daha kolaydı; çünkü sonuçta yaptığım hiçbir iş yoktu.


Ana Sayfa    |    Altar Kimdir?    |    Kitapları    |    Yazıları    |    İletişim


Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal    |    Copyright © 2023 -