ghg

BANGKOK'ta BİR BATAKHANE


15 - İKİ ERKEĞİN SIRADANLIĞIN ÖTESİNDEKİ EĞLENCESİ VE FARK ETMEDİĞİMİZ DEĞERLERİMİZ

Yazı: ALTAR BAYKAL

ENGİN ANLATIYOR

Günlerimiz neşe ve coşku doluydu. Masajların çerçevesinin "ileri sahfa"ya varmasa da hayli artmış olması arkadaşlığımızı hiç etkilemediği gibi, yakınlığımızı arttırmıştı. İlişkimizde sevgi ve bağlılık yoktu. Birbirimize sarılmak veya başka türlü yakınlaşmak aklımıza bile gelmiyordu. Yaşadığımız, iki erkeğin klasik sınırlar dışında eğlenmeleriydi. Rikkat halanın yanındayken, yalnızlığımı gidermek için evinin kütüphanesine gömüldüğüm süreçte bir kitapta Afrika kabilelerine giden bir misyonerin öğretmeye çalıştığı baskıcı cinsellik doğrularına (örneğin Misyoner Pozisyonuna) ve ahlaki öğütlerine kabile halkının nasıl gülüp alay ettiğini okumuştum. Celal de, ben de, bu vahşi denilen saf ve doğal halk gibi sıradanlığın ötesindeydik; baş döndürücü bir hızla önceki doğrularımla alay edecek düzeye ilerlemekteydim.

Yine de otel odamızın balkonunda tembelce oturup laflarken kendimi tutamayıp aniden sordum:
- Neden beni seçtin?
Celal gevşekçe yanıtladı:
- Hı? Anlamadım?
- Lise son sınıfta sadece benimle arkadaşlık ettin, sadece beni bu kadar muhteşem bir yolculuğa davet ettin. Nedenini merak ediyorum.

Böyle bir soruyu beklemediği belliydi. Bir şey diyemedi.

Üsteledim.
- Benden uyanıksın. Bunu açıklayacak beynin var. Biraz düşün ve bul lütfen.
O zaman gülümsedi ve "Ben de bilemiyorum kanka" diye mırıldandı. "Sende bişi var. Onu istedim."
Bu sefer de ben şaşırmıştım.
- Nasıl bir şey?
- Ne gereği var şimdi bunların ya? Sen manzaraya baksana.
"Lütfen Celal" dedim, "bu önemli benim için. Ben hep yalnızdım. Beni kimse istemezdi. Ve birden her şeyi değiştiren biri çıkıverdi. Aklıma takılması normal bu sorunun."
Bu sözlerim üzerine gözlerini ileri dikip aklındaki bilgileri düzenlemeye çalışır bir hale girdi. Yanıt alabilmek için biraz destek vermem gerekiyordu.
- Ben yardım edeyim sana: Tipim yüzünden mi?
Öğrenmem gerekti.
O ise bana bakıp rahatlıkla gülümsedi.
- O da var. Şeker oğlansın haaa.
- Hepsi o kadar mı?
Uzanıp tek göğsümü yakaladı.
- Bunlara da vuruldum. Kızlara değişmem.
Kendimi tuttum, duyduğum acıyı sineme gömdüm. Konuşmasına engel olmamalıydım.
- Lütfen dalga geçme… ben çok ciddiyim.
O zaman oturduğu yerde biraz dikleşti, yine de gevşek bir halde, "Hiç düşünmemiştim bu işleri" diye konuştu, "nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Ben senin gibi konuşamam."
Gülümseme sırası bendeydi. Evet, ben dostluğumuzun entelektüel yanıydım.
- Bildiğin gibi anlat.
- Bir seyahattesin diye düşün, trak yapıyorsun, dağ tepe yürüyorsun. Sonra bir bakıyorsun bir şelale ve bir göl. İnanmıyorsun şansına ve illa girmek istiyorsun. Öyle bişi.
Bu cevabı hiç beklemiyordum. Konuşmayı sürdürdü:
- Beni labunya sandığını biliyorum, ama değilim. Olsam, ilişkimiz de farklı olurdu; sana kayardım. Yine de biraz polim attım, tuzak demeyeyim de... Ama kötü niyetli değildim, tek istediğim akşamları yaşadığımızı yaşamaktı o kadar. E, hani kötü de olmadı.
Sonra biraz sustu ve onda nadiren gördüğüm bir ciddiyetle "Kendi değerini bilmiyorsun hocam" diye mırıldandı.
- Yapma tanrı aşkına…
- Yok valla değil, farklı bir şey var sende. Acayip etkiliyorsun adamı.
Sonra daha da garip bir laf etti "İnsan illaki onu istiyor. Bu bana iyi gelir diyor. Arkadaş… partner… Hepsine eyvallah."

İnanılmaz mutlu etmişti bu sözler beni. "Çok sağ ol Celal" dedim. "Acayip mutlu ettin beni. Kaç sene kimse yüzüme bakmadı. Sevilmek çok güzel bir şey. Çok, çok sağol."
Bu sözlerim üzerine biraz şaşkın tavırla "Ne diyon sen be?" diye konuştu, "Lisede sana aşık kızlar vardı; am sen hazreti kalıptın hocam. Kimseyi yaklaştırmazdın yanına."
- B-ben mi?
- Tabi ki. Öyle çekilirdin bir yana… havalı, havalı… Burnu büyük takılırdın.

Aklım duracaktı. "B-beni onlar istemdi" diye kekeledim. "Kimse istemedi." Ortamın gerilmesi ve elem kasvet dolacağını sezen Celal buna her zamanki gibi izin vermedi. Onun bu yönüne büyük hayranlığım vardı ve tüm gücümle taklit etmeye uğraşıyordum. Bana ise "düşünmenin yüceliği", yani her şeyin derinine inip, ister istemez bir acı parçası bulup büyütmek öğretilmişti. Celal yerinden kalkarak "Benden bu kadar kanka" diyerek konuyu kapattı ve kaçarcasına, biraz da dediklerine pişman gibi, çok sevdiği banyonun yolunu tuttu.

Bir ay doyumsuz ve çabuk geçti, sonunda dönüş zamanı geldi. İlerde beni bekleyen günleri düşündükçe içimde bir katılık oluşmaktaydı. Bu ruh halim ister istemez beden dilime, konuşmama yansıdı. Celal başta neler hissettiğimi anlayamadı, ama sorguladı-sorguladı ve sonunda İstanbul'a dönmeyi istemediğimi öğrendi. İçinde olduğum psikoloji ise onu çok mutlu etti; çünkü o da aynı fikirdeydi. Her zamanki yerinde duramaz hali ile "Daha 30 gün kalma iznimiz var" diye açıkladı. "Turist vizesi 60 gün. 30 bitti, 30 kaldı. Bir 30 daha uzatırız, para konuşur. Nasıl? Geldi mi keyfin?"

Bu sefer ben -son zamanlarda edindiğim alışkanlığım gereği- sevinç içinde odanın ortasına gelip pirouetteler ve pas de caht'lar yapmaya başladım. Nasıl da değişmiştim! Bir ay önce bale eğitimi aldığımı ayıp bir şeymişçesine saklayan ben, artık her fırsatta, özellikle sevinç anlarında, bale figürleri yapıveriyordum. Favorim ise grand jete'lerdi. Bazen Celal de bana eşlik etmeye kalkıyor ve ortaya çıkan manzaraya yerlere düşecek kadar gülüyorduk.

Celal: "Ama hemen sevinme" diye beni durdurdu; "Bizimkileri İstanbul'a sepetledikten sonra bu otelde daha kalamayız; 3 yıldız filan takılabiliriz anca. Uyar mı?" Ben otel ile fazla ilgili değildim ki. "Hiç önemi değil" diye yanıt verdim. "Parkta bile yatarım burada kalmak için… ve Rikkat halanın yanına dönmemek için." Celal rahatlamıştı. "Vakit nakittir tatlı çocuk" diye ayağa fırladı, "hemen peder beye gidiyom, 1-2 saate haberlerle yüklenip gelirim."

Her şey sanılandan kolay oldu. Onun ailesi de, Rikkat hala de biraz daha kalacağımıza hiçbir tepki vermediler. Celal'in ailesi gerçekten çocuklarının hayatın içinde, kendi başına yaşamayı öğrenmesini isteyen kimselerdi… Rikkat hala ise… bilmem ki nedenini… Her ne için olursa olsun, o da kolay kabul etti.

Bangkok’un hareketli semtlerinden birinde, lüks otelin ihtişamından ayrılıp iki yıldızlı bir otele yerleştiğimizde kendimizi bambaşka bir atmosferin içinde bulduk. Oda sade ve dardı; duvarda küçük bir klima, köşede eski bir televizyon, banyoda ise yalnızca temel donanım bulunuyordu. Resepsiyon masasında tek bir kişi görevliydi, kahvaltı ise alt katta basit bir açık büfeydi.


Ana Sayfa    |    Altar Kimdir?    |    Kitapları    |    Yazıları    |    İletişim


Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal    |    Copyright © 2023 -