ghg

BANGKOK'ta BİR BATAKHANE


10 - BİR ARKADAŞLIKLA BAŞLAYAN HAYAT: LİSE YALNIZLIĞINDAN BANGKOK’A

Yazı: ALTAR BAYKAL

ENGİN ANLATIYOR

Lise onuncu sınıfa geldiğimde, çok şey değişti: Artık fark ediliyordum… ama sadece kızlar tarafından. Ancak yıllarca karakterim önce halam tarafından en küçük erkeksi denilebilecek tavır, hal, gidiş anında cezalandırıldığı, sonra "ben neden böyleyim" kompleksi ile kendi tarafımdan ezildiği için, bu iltifatlara, tekliflere karşılık vermem olanaksızdı. Kızlardan çekiniyordum. Onlarla yakınlaşırsam yetersizliğim ve farklılığım ortaya dökülecek diye korku içindeydim. Erkeklerle aram ise hala kopuktu; hatta yarık daha da açılmıştı. Benden hoşlanmadıkları belliydi. Amerikan filmlerinin standart konusu olan lise zorbalığı benzeri şeyler hiç yaşamadım, ama hemcinslerimle yakınlaşamadık da.

Hayatımın akışı lise son sınıfta aramıza yeni bir öğrenci olan Celal'in katılması ile yön değiştirdi.

Celal çok zengin ve ünlü bir ailenin oğluydu, sporcu tipliydi. TED'de eskrimciydi. Benden bir yaş büyük, yani 18 yaşındaydı. Aldırmadığım ve yaptıklarından sadece utanç duyabildiğim kız hayranlarımın büyük çoğunluğu onun gelişi ile beni terk ettiler.

Çok şaşsam da Celal kısa sürede bana arkadaşlığını vermeye başladı… Hem de alışık olmadığım ölçüde… Eğlenceliydi, espriliydi, hareketliydi. Bale eğitimi aldığımı utanarak söylediğimde (bunu bir ayıp olarak herkesten saklardım) büyük oranda ilgilendi… hatta destekledi. Hafta sonları buluşmaya… ama hayır, kızlara takılmaya değil, sadece iki arkadaş takılmaya başladık.

Halam, biraz Celal'in ailesinin prestiji nedeniyle, ama en çok artık benden uzak durması gereken yaşa geldiğim ve ne yapması gerektiğini bilmediği için bu ilişkiyi destekliyordu. Ben büyüdükçe uygulamalarının ve terbiye sisteminin fazla etkin olmayacağını anlamış gibiydi. Evde ne kadar az süre kalsam, o kadar iyiydi. Arada üniversite eğitimini İngiltere'de yapacağım konulu konuşmalara başlamıştı.

Kısa sürede hislerim canlanmaya koyuldu; onlar ölmemişti, sadece bir dondurucuya sokulmuşlardı. Bir arkadaşım ve önümde açılan yeni bir dünya vardı artık… ve her ikisini de çok seviyordum. Sonunda Celal ile gülmeye de başlamıştım; çünkü gerçekten hayat dolu ve çok komik bir oğlandı. Gülmenin bana ezberletildiği gibi bir ayıp olmadığını da anladığım için bol bol gülüyordum… gülüyorduk. Gülmeyi ne kadar sevdiğimi, ne kadar kolay gülümseyip gülebildiğimi günden güne kavrıyordum.

Hiç bir eğitim, hiç bir baskı, ana karaketeri değiştiremiyordu. Aynı ailede yetişmiş, aralarında çok az yaş farkı olan iki kardeşin birbirine hiç benzemeyebilmesi bunun kanıtıydı. Eğitim adı verilen baskılar temel yapıyı belki gizliyordu ya da hapsediyordu; ama bu gizli öz veya tutsak, en küçük bir kıvılcımla eskiye dönmeye, zincirleri kırmaya hazırdı. Yaşam içinde ise kıvılcımları yok etmek mümkün değildi. Bu yüzden baskıcı rejimler her zaman yaşamı/yaşamayı engelleyerek varlıklarını sürdürebiliyorlardı. Baskıcı ailelerde ise farklı ortamlarla etkileşim daima yasaklanmaktaydı. Baskının en önemli silahı bireysel deneyimi engellemekti. Farklı olan tehlikliydi. Oysa eğitim diye değerli bir kavram vardı; ki, o da özü değiştirmeye çalışmadan rafine etmek anlamınadı.

Yaşamımda renkler canlanmaya başlamıştı. Mezuniyet zamanı geldiğinde Celal'den ayrılacağımı bilmek ise bu güzel süreçteki tek gölgeydi. Üniversiteye dek bir yaz boyu halam ve arkadaşlarına yemek yapıp hizmet ederek, ya da onlarla nakış işleyerek geçirmek artık benim için ölümdü.

Bir hafta sonu Celal'in evinde, zevkine göre döşenmiş odasında (benim hiç kendi odam olmadığı için bu oda bana saray gibi geliyordu), o zamanlar çok yeni olan internet başında (halam bilgisayarlara kitapların yerini alacakları iddiası ile düşmandı) dalga geçtiğimiz bir gün, "reddedilemez teklif"ini patlattı: Lüks bir yolcu gemisi ile Bangkok'a gidiyordu. Onunla gelmemi istiyordu!

Bangkok!

Tayland'ın efsanevi başkenti!

Ben? Bangkok'ta?

İçim istek ve heyecanla doldu. Bu bir düş müydü?

Celal ise heyecanla anlatmaya başladı: "İzmir'den Fantasia adlı muhteşem yolcu gemisine bineceğiz. Bir şehir bu gemi önceden bindim, içinde kumarhane ve AVM bile var. Oradan Süveyş ile ver elini Kızıldeniz, Aden körfezi ve okyanuuusss…"

Ne kadar canlı ve heyecanlıydı. Ben ise heyecanımı hala onun kadar gösteremiyordum. Sessizce gülümsedim. Bu halimi sanırım kararsızlık olarak niteledi ve yeniden bir turizmci gibi anlatmaya devam etti: "Önünde koccca bir deniz… bitmez gibi. İnsanın içinden çıkıp üzerinde koşmak gelir… tam 12 gün! Sonra Sri Lanka'da bir gece… Hem-men shore excursion. Alış veriş, Budist tapınakları… sonracığıma yine deniz ve sonunda Laem Chabang… yani Tayland."

Nefes nefese kalmıştı. Ne kadar istiyordu kabul etmemi. "Dur, bir nefes al" dedim gülümseyerek, "Bu kadar heyecanlanma."

Bu yanıt onu daha da tahrik etti ve sanırım kelimelerimi kararsızlık yansıması şeklinde okuduğu için isteklendirme çabasını arttırarak anlatmaya devam etti: "Gemide dev havuz… güneşşşş…"

Beynimde alarm sirenleri çalmaya başladı. Ben bu vücut ile mayo giyip insan içine çıkamazdım.

İstemesem de biraz "fevri" şekilde konuştum.
- Ben yüzme bilmem… güneş altında yatmak da bana göre değil.
Biraz şaşırsa da hak verir mood'a girdi.
- Tam da ben de! Ben yüzme bilirim ama havuza girmem. İdare ederiz kanka.

Rahatlamıştım.

- Bangkok, indiğimiz limandan yüz kilometre kadar uzakta. Düşünsene: Bir ay Bangkok'ta kalacağız. Hem de seven star bi' otelde… ve sonra aynı yolla dönüş.
Biraz sustuktan sonra kendine hiç yakışmayan bir ürkeklikle sordu:
- Ha? Ne diyon?
Böyle bir teklife kim hayır diyebilirdi ki? Kendimi tutamayıp gülümsememi genişlettim ve "Tamam" dedim, "gelirim. Sorun yok."

İşte o zaman ayağa fırlayıp Kafkas dansları yapmaya başladı… bir yandan da "cıstat cıstat kazaçokk, cıstat cıstat kazaçokk" diye şarkı söylemekteydi. Ben dansçı ise sadece onun yaşam enerjisine hayranlıkla bakmakla kaldım.

Halamla vedalaşma faslı çok kısa sürdü. Gözlerinde "Hiç dönmese" arzusu mu vardı? Yok; ben yanılıyordum muhakkak ki.

Celal'in anne ve babası ise beni Rikkat haladan da az coşkuyla bağırlarına bastılar. Oğullarının inadı ile geziye katılsa da, aralarına almamaya kararlı oldukları bir arkadaş… hem de orta sınıftan!

Onlara aldırmadım. Zaten Celal, hiç biri ile görüşmeyeceğimiz ve "kafamıza göre takılacağımız" konusunda bana güvence vermişti. Ben de geçmişimdeki kadere başkaldırmaya koyuldum.

Eğlenmeye, daha doğrusu sonunda yaşamaya kararlıydım.


Ana Sayfa    |    Altar Kimdir?    |    Kitapları    |    Yazıları    |    İletişim


Dizayn: Altar-Stil Team - İçerik: Altar Baykal    |    Copyright © 2023 -